|
TÜRK-FRANSIZ İLİŞKİLERİ
Tarihte Türklerin Fransızlarla ilk ilişkileri, Hun Türkleri zamanında olmuştur. M.S. 451 yılında Gallia’yı fetih için sefere çıkan Attila, Orleans şehri önlerine kadar gelmiş, burada Fransızlarla yapılan meydan muharebesi sonucu iki taraf da herhangi bir netice alamamıştır. Fransızlarla Türklerin en esaslı ve sürekli ilişkisi, Selçuklu Türkleri üzerine düzenlenen Haçlı Seferleriyle başlamıştır. İlk haçlı seferinin düzenlendiği 1096 yılından başlayarak, Fransa Kralı I. François’in Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istediği 1525 yılı arasında yer alan 429 yıllık zaman diliminde Türk-Fransız ilişkilerini; “Haçlılık Ruhu” na dayalı ilişkiler oluşturmuştur. Bu zamanda Fransa, Türklerin elinden Kudüs’ü almak ve Türkleri Anadolu ve Balkanlardan atmak için düzenlenen Haçlı Seferlerinde Batı’da başrolü oynamıştır. Osmanlı Türklerinin 1353’de Rumeli’ye geçmeleri ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u tehdit etmeye başlamaları, Avrupa’da büyük bir heyecan uyandırmıştır. Bu sırada Bizans imparatorları da Türklerle yalnız başlarına mücadele edemeyeceklerini anlayınca, Avrupa Katolik âlemini Türkler aleyhine askeri harekâta tahrik etmişlerdir. Özellikle Yıldırım Bayezid zamanında Osmanlı sınırının Macaristan’a kadar dayanması, Avrupa’da Türkler aleyhine olan heyecanı büsbütün arttırmıştır. Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’nin büyüyüp gelişmesini hiçbir zaman istememişlerdir. Nitekim Yıldırım Bayezid’in 1402 yılında, Ankara Meydan Muharebesi’nde Timur’a yenilmesi Avrupa’da büyük bir sevinçle karşılanmıştır. Fransa Kralı VI. Charles, Timur’a Farsça bir mektup yazarak başarılarını tebrik etmiştir. 1453 yılında İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi, Fransa’da büyük bir üzüntü ile karşılanmıştır. Öyle ki İstanbul’un fethedilmesi nedeni ile yeni bir Haçlı seferine girişmişlerdir. Fransızlar, Osmanlı Devletinin yükselişini kin ve haset duyguları ile seyretmişlerdir. Fransa Kralı XI. Louis, Fatih Sultan Mehmet’in 1480 Otranto seferinden hiç memnun olmamıştır. Sultanın 1481’de ölümü ve oğulları Bayezid ve Cem arasında taht kavgasının başlaması, bütün Avrupa ve özellikle Fransa için yeni bir Haçlı seferi için fırsat olarak değerlendirilmiştir. Cem, Bayezid karşısında mağlup olmuş, canını kurtarmak için Katolik Şovalyeler’in elinde bulunan Rodos Adası’na sığınmıştır. Sultan II. Bayezid, Cem’in bir tehlike olduğunun farkına varmış ve birtakım tedbirler almaya başlamıştır. 1483’te XI. Louis ölünce yerine VIII. Charles geçmiştir. VIII. Charles tahta geçer geçmez Cem’i Türklere karşı kullanmayı planlamıştır. Ancak Cem, Osmanlı Devleti’ne zarar verme noktasında kendisinin alet olarak kullanılmasından dolayı büyük üzüntü duymuş ve bu üzüntüden dolayı Fransızların elinde iken ölmüştür. Kral VIII. Charles ise bu durumdan dolayı emellerini gerçekleştiremediği için üzüntü duymuştur. Osmanlı Devleti’nde Kanuni Sultan Süleyman’ın tahtta bulunduğu sırada, Fransa Kralı VIII. Şarl’ın ölümü üzerine amcasının oğlu XII. Loi kral olmuştur. Bu dönemde Osmanlı Devleti’yle Fransa arasındaki diplomatik ilişkiler Pavia Muharebesi’nde Kral I. Fransuva’nın V. Şarl’a esir düşmesi ile başlamıştır. Avrupa Kıtası’nın en nüfuzlu hükümdarı olmak isteyen I. Fransuva, Şarlken’in imparatorluğunu çekememiş, onunla mücadeleye girmiş ise de başa çıkamamıştır. Bu nedenle doğuda kuvvetli olan Türk hükümdarını, Şarlken ile tutuşturup bundan istifade etmek istemiştir. I. Fransuva ve Şarlken arasındaki mücadelede Fransuva esir düşerek kurtuluş yolu aramaya başlamıştır. Bu amaçla Kanuni Sultan Süleyman’a yüzüğünü göndermiştir. Ayrıca yüzükle beraber Fransuva ve annesinin mektupları da Kanuni’ye ulaştırılmıştır. Osmanlı Devleti’nin iç ve dış işleriyle yabancı devletlerin yakından ilgilenmesi tarihin uzak dönemlerinde başlamıştır. Bu “ilgilenme”nin en önemli nedenlerinden birisi Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamakta olan Osmanlı uyruklu Hıristiyan toplumlardır. İlk olarak 1815′te Viyana Kongresi’nde kullanılan ve Rus Çarı Aleksandr’ın Avrupalı büyük devletlerin özellikle dikkatlerini çekmek amacıyla ortaya attığı “Doğu Sorunu” terimi de yukarıda belirttiğimiz gibi Osmanlı İmparatorluğu yönetimindeki Hıristiyan toplumun durumundan kaynaklanmaktadır. Doğu Sorunu, XIX. yüzyılın ilk yarısında genel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünün korunması, aynı yüzyılın son çeyreğinde Türklerin Avrupa’daki topraklarının paylaşılması, XX. yüzyılda da imparatorluğun genellikle bütün topraklarının bölüşülmesi anlamında kullanıldı. XX. yüzyılın ilk yirmi yılı içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasıyla bu sorunun sona erdiği sanıldı. Başlangıcından ortadan kalkmasına kadar Avrupalıların kullandıkları anlamda Doğu Sorunu, Türkler için bir “Batı Sorunu” şeklinde kendisini göstermiştir. Osmanlı Devleti, en güçlü olduğu devirlerde imparatorluk topraklarına ticaret ve daha başka amaçlarla yerleşen yabancılara kapitülasyonların yanı sıra bazı hak ve ayrıcalıklar tanımıştı. Bu ayrıcalıkların en önemlisi yabancı Hıristiyanların hukuk davalarının kendi konsolosluk mahkemeleri tarafından ve kendi kanunlarına göre görülmesi, dolayısıyla yabancı devletlere imparatorluk sınırları dâhilinde yaşayan dindaşlarıyla yakından ilgilenmeleri gibi hakların tanınmış olmasıydı. Bu gibi ayrıcalıklar ilk olarak XVI. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Fransız rahiplerine uygulanmak üzere Fransa’ya verilmiş, daha sonra diğer Avrupa ülkelerine de uygulanmıştır. MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNE KADAR TÜRK-FRANSIZ İLİŞKİLERİ Bilindiği gibi Türk-Fransız ilişkileri Haçlı seferlerine kadar uzanmaktadır. Bu dönemde ilişkiler savaş ilişkileri olup, doğal olarak her iki toplumun birbirlerine sempati duymalarına engeldi. Ancak; 1525 yılına gelindiğinde ilginç bir olayla ilişkiler dostluğa dönüşmüştür. Yukarda da bahsettiğimiz gibi, bu tarihte Pavia Meydan Savaşı’nda Roma-Germen İmparatoru Charles-Quint’e esir düşen Fransa Kralı 1. François, o tarihlerde Avrupa’nın en büyük gücünü temsil eden Kanuni Sultan Süleyman’dan (Fransızların iltifat dolu deyimi ile Muhteşem “Le Magnifique”) yardım ister. Hıristiyan dünyasının güçlü devletlerinden biri olan Fransa’nın Kralı, İslam dünyasının halifesi Türk Sultanı’ndan yardım istiyordu. Böyle bir şey Türkler açısından muhtemel bir Haçlı cephesinin parçalanması demekti. Aynı zamanda Türklerin Avrupa işlerine müdahalesini de meşru kılacaktı. Kanuni Sultan Süleyman, olayı bir büyüğe sığınmış olarak görmenin gururuyla, Fransa Kralı’na istediği yardımı fazlasıyla yaptı. Hatta Fransa’ya ilk kapitülasyonların başlangıcı olan bazı imtiyazlar da tanınır. Kapitülasyonlarla birlikte kurulan ticaret merkezlerine yerleşen yabancılar ve onların ihtiyaçları dolayısıyla siyasal, kültürel ve dini birtakım imtiyazlar da beraberinde gelmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti’nde Fransız etkisi başlamıştır. 18. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlı Devleti duraklama devrine girerken Fransa, Avrupa’nın en kuvvetli devleti durumundadır. Zorunlu olarak girişilen Batılılaşma hareketlerinde Fransa, yol gösterici olmuştu. Osmanlı, Batı’yı Fransa ile tanımaya başlamıştı. Öyle ki, bir dönem, tüm Avrupalılar “Frenk”, tüm Avrupa ülkeleri de “Frengistan” olarak tanınmıştı. Diğer Avrupa devletlerine göre ekonomi, kültür ve eğitim yönünden büyük üstünlük sağlamış olan Fransa’nın Osmanlı Devleti üzerindeki bu ayrıcalıklı durumu, özellikle İngiltere tarafından hep kıskançlıkla izlenmişti. Artık gerileme ve çöküş sürecine giren Osmanlı Devleti verdiği imtiyazlar sayesinde Avrupa’nın en imtiyazlı ülkesi konumuna gelen Fransa için en kıymetli pazar haline gelmiştir. Öyle ki, 1789 Fransız Devrimi öncesi Osmanlı Devleti’ne en çok mal satan devlet Fransa’dır. Böylece Türk-Fransız ilişkileri siyasi sahadan iktisadi alana yönelmiştir. Osmanlı Devleti’nin Fransız dostluğuna en çok ihtiyaç duyduğu bu dönemde Fransa, Osmanlı toprakları üzerinde bir sömürge imparatorluğu kurma denemelerine girişerek, 1798′de bir Osmanlı eyaleti olan Mısır’a asker çıkarırken, 1830 yılında da Cezayir’i işgal edecektir. Birinci Dünya Savaşı’na (1914–1918) gelindiği zaman, sömürgecilik yarışında karşı karşıya gelen büyük Avrupa devletleri bloklara ayrılmışlar; çıkarları konusunda çatışan İngiltere, Fransa, Rusya ve bu ülkelere ek olarak İtalya, daha savaş içindeyken aralarında yapmış oldukları gizli antlaşmalarla Osmanlı Devleti topraklarını paylaşmaya girişmişlerdi. 1915 Mart/Nisan tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa arasında Londra’da imzalanan İstanbul Antlaşması’yla İstanbul ve Boğazlar Çarlık Rusyası’na veriliyor; 26 Nisan 1915′te İtilaf Devletleri İtalya’yı Almanya’nın yanından kendi saflarına çekebilmek için yaptıkları Londra Antlaşması’yla, İtalya’ya On İki Ada üzerindeki egemenlik haklarının tanınacağı ve Antalya bölgesinin verilmesini kabul ediyorlardı. 16 Mayıs 1916′da imzalanan Sykes-Picot Antlaşması’yla Suriye Kıyıları, Çukurova (Kilikya), Sivas, Elazığ (Harput), Maraş, Antep ve Mardin Fransa’ya veriliyor; Halep, Şam, Musul’u da içine alan bir üçgende nüfuz kurması benimseniyordu. İngiltere ise Basra’dan Bağdat’a kadar tüm Güney Mezopotamya’yı ve Akka, Hayfa limanlarını alıyordu. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın bu bölüşümünü Erzurum, Trabzon, Bitlis, Muş, Siirt ve Türk-İran sınırını içine alan bölgenin kendisine verilmesi kaydıyla kabul ediyordu. 17 Nisan 1917 tarihli Saint Jean de Maurienne Antlaşması’yla Antalya, Aydın, İzmir ve Konya ilinin büyük bir kısmının İtalya’ya verilmesi kabul ediliyordu. Savaşın başlangıcından beri Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Almanlara yakınlığını gören İngiltere, Arap topluluklarını Osmanlılara karşı ayaklandırıp, Arap Yarımadası’nda savaş garantisi sağlayabilmek için Mekke Şerifi Hüseyin ve Necd Emiri İbn Suud ile de gizli antlaşmalar yapmıştır. Planlananın aksine, 1917 Ekim Devrimi’yle iktidara gelen Bolşevikler, Çarlık rejimini deşifre etmek amacıyla, bütün bu gizli antlaşmaları ortaya sereceklerdir. Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) imzalanmasıyla birlikte İtilaf Devletleri, yukarıda sözünü ettiğimiz gizli antlaşmalara uygun olarak işgallere başlamışlardı. İngilizler 1 Kasım 1918′de Musul’u, 9 Kasım’da İskenderun’u işgal ettiler. Bunlarla yetinmeyen İngilizler Adana vilayetinin de boşaltılmasını istemişlerdi. 11 Aralık 1918′de Fransız subayları yönetiminde dört yüz kişilik yerli Ermenilerden kurulu bir Fransız taburu Dörtyol’u (Hatay), 17 Aralık’ta yine çoğunluğu Ermenilerden oluşan bin beş yüz Fransız askeri Mersin, Tarsus, Adana ve Pozantı’yı işgal etmişlerdi. Çukurova’nın işgalini takiben 1 Ocak 1919′da Antep, 22 Şubat 1919′da Maraş, 24 Mart 1919′da Urfa İngilizler tarafından işgal edilmiş, 12 Kasım 1919′dan itibaren General Dufıeux yönetiminde Fransız kuvvetlerine bırakılmıştı. İngilizler Çukurova ve Suriye’den çekilmelerine karşılık olarak, Sykes-Picot Antlaşması gereği Fransızlara ait olan Musul’u alıyorlardı. Savaş boyunca İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı topraklarını gizli anlaşmalarla paylaşırken, Ermenilerden ve onlara verilecek topraklardan hiç söz edilmemiş olmasına rağmen, şimdi aynı sömürgeci devletlerin Ermenileri emellerine alet ettiklerini görmekteyiz. Özellikle Amanos Dağlarından Adana ve İskenderun Körfezi’ne kadar uzanan, neredeyse Fransa’nın yarısı kadar olan bu bölgeyi, Fransızların ellerinde bulunan beş, altı bin kişilik bir kuvvetle savunmaları oldukça zordu. Dolayısıyla Fransa ve İngiltere, Ermenileri Türklere karşı kullanarak, bölgedeki Türk egemenliğini tesirsiz hale getirmeyi denediler. Fransa ise, pamuk üretimi bakımından oldukça zengin olan Çukurova, Urfa, Maraş, Antep, Antakya’ya yerleşebilmek için kısmen İngiliz askeri desteğinden faydalanırken, asıl hedefi Ermenilere hami görünüp bölgedeki Türk hâkimiyetini kırmaktı. Böylece İngiltere ve Fransa’nın koruyuculuğu altına giren Ermeniler, güney illerinde Türk nüfusunu azaltarak Kilikya Ermeni Devleti’ni kurmayı tasarlıyorlardı. Bölgedeki Türk çoğunluğuna karşın güdülen siyaset gereği, Fransızlar Amerika, Mısır, Suriye ve Fransa’dan göçmen Ermenileri bölgeye taşıdılar. Yöreyi işgal eden ve General Gouraud’nun emrinde bulunan altı Fransız Taburu’ndan üçü Ermenilerden meydana gelmişti. Fransız kaynaklarına göre 1919 senesinin sonlarına doğru 120.000 civarında Ermeni’nin güney vilayetlerine yerleştirildiği iddia edilmektedir. Özellikle Fransızların Adana Vilayeti Genel Valisi Albay Bremond’un himayesi altında bulunan Ermeniler, Fransız askeri elbiseleri altında bölgedeki Türk mevcudiyetini kırmak amacıyla baskı, zulüm ve haraç almak gibi faaliyetlere giriştiler. Ayrıca bunları Fransızlar tarafından uygulanan keyfi para cezaları, vergilerin artırılması, hapsetmek gibi faaliyetler de izledi. Fransızlar bölgeyi işgallerinde sadece Ermenilerden yararlanmamış, Cezayir, Tunus, Fas ve Senegalli Müslüman askerlerden de -Türklerin İslamiyet’ten ayrılarak Bolşevik oldukları ve halifeye karşı isyan ettikleri propagandasıyla- yararlanmışlardır. MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ TÜRK-FRANSIZ İLİŞKİLERİ (1918–1921) 31 Ekim 1918′de Alman Mareşali Liman von Sanders’ten, Yıldırım Orduları Grubu komutanlığını devralan Mustafa Kemal Paşa, ordu karargâhının bulunduğu Adana’da, 3 Kasım 1918′de Ahmet İzzet Paşa tarafından kendisine gönderilen mütareke metninin bir suretini almış bulunuyordu. Bu şekilde Mondros Mütarekesi’nin ağır şartlarını öğrenen Mustafa Kemal Paşa, bunun bir mütareke değil, Türkiye’ye dayatılan teslim şartlarının kabullenilmesi olduğunu görmüştü. Özellikle Mütareke’nin 7. maddesi olan güvenliklerinin tehlikeye düşmesi halinde herhangi bir stratejik noktayı işgal hakkı verilmesi bunu açıkça gösteriyordu. Antlaşma metninde stratejik noktalar gibi belirsiz sözcükler kullanılması, bu devletlerin gerçek amaçlarını gizlerken; Kilikya gibi sınırları belli olmayan şüpheli kavramlardan dolayı Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı Hükümeti’ni uyarmış, ne var ki Sadrazam ve Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa, 4 Kasım 1918′de verdiği cevapta “… Kilikya hududu icap ederse bildirilecektir” gibi iyimser bir cevap vermiştir. Mütareke’yi bizzat imzalayan Rauf (Orbay) Bey ise bunun kendisi ve Osmanlı Devleti için bir başarı olduğu görüşünde idi. Ayrıca Mütareke sırasında Amiral Calthrope’un kendisine Adana’nın işgal edilmeyeceğine dair güvence olarak mektup verdiğini söylüyordu. Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal Paşa Mütareke’ye temkinli yaklaşıp, maddelerin çoğunu kabul edilemez bulurken, Osmanlı devlet adamları İngilizlere fazlasıyla güven duymaktaydılar. Ne var ki Mustafa Kemal Paşa’nın haklılığı gecikmemiş, 3 Kasım 1918′de Mütareke’nin 7. maddesine göre Musul işgal edilmiştir. Yine aynı tarihte İskenderun limanlarındaki mayınların toplanması bahanesiyle İskenderun işgal edilmiştir. İşgaller devam ederken Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mustafa Kemal Paşa ile Sadrazam İzzet Paşa arasındaki yazışmalar devam etmiş, neticesinde İzzet Paşa; “işgale karşılık verilmemesini” istemiştir. Mustafa Kemal Paşa 5 Kasım 1918′de İstanbul’a verdiği bilgide, İskenderun’a çıkacak İtilaf Devletleri askerlerine ateş açılması emrini verdiğini yazmıştır. İngilizlerin İskenderun’dan yararlanabileceği yönünde cevap alması üzerine, İzzet Paşa’dan, Yıldırım Orduları Komutanlığı görevinden alınmasını talep etmiş ve 13 Kasım 1918′de İstanbul’a varmıştır. İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan hazin tabloyla karşılaşan Mustafa Kemal Paşa, mütarekenin uygulanış biçimi ve bu gelişmelere seyirci kalan İstanbul hükümetinin tutumunu da göz önüne alarak Anadolu’ya geçip milli mücadeleyi başlatma kararını almıştır. Anadolu’ya resmi bir görevle gitmesi, gerek sivil, gerek askeri erkânı denetimi altına alabilmesi açısından oldukça önemliydi. Mütareke sonrası Anadolu’daki etnik grupların toprak talepleri, Mustafa Kemal Paşa’ya beklediği görevin verilmesine vesile olmuştur. Rumların Karadeniz’de Pontus Rum Devleti kurma faaliyetlerine Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’ne bağlı yerel güçlerin sert direnişleri karşısında, katliam tehditleri ile karşı karşıya kaldıklarını iddia ederek İtilaf Devletlerinden yardım istediler. Calthorpe imzasıyla 21 Nisan 1919′da İstanbul Hükümeti’ne bir nota verilerek asayişsizliğin giderilmediği takdirde bölgenin işgal edileceği bildirildi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa’nın beklediği fırsat karşısına çıkmış; hem 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin emri, hem de askeri ve mülki idarede istediği en geniş yetkileri kapsayan yetki talimatı çıkarılmıştır. 19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa, daha önceden tasarlamış olduğu Milli Mücadele’yi fiilen başlatıyordu. Bir yandan almış olduğu yetkileri çok iyi kullanarak Kolordu Komutanları ile yazışarak askeri gücü organize ederken, diğer taraftan sivil idarecilere gönderdiği yazılarla halkı işgallere karşı bilinçlendirerek mitinglerle protestolarını sağlıyordu. Mitinglerin ilk sonucu 67 Türk devlet adamının Malta’ya sürülmeleri ile sonuçlanmış, Mustafa Kemal Paşa da bu faaliyetlerinden dolayı geri çağrılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, bu çağrıyı reddederek, Milli Mücadele’yi millete maletmeye çalışıyordu. Bu amaçla 23 Temmuz–7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum ve 4–11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni gerçekleştirmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu faaliyetlerini yakından izleyen Fransızlar, O’nun siyasi ve askeri gücünün farkındadırlar. Nitekim 6 Kasım 1919′da Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne çektiği telgraf sonucunda Antep, Urfa ve Maraş’ta halk, işgalleri protesto etmek amacıyla mitingler düzenlerken, Fransız Yüksek Komiserliği’ne protesto telgrafları çektirerek Fransa’yı doğrudan hedef alıyordu. Gelişmeler karşısında Fransızlar, Mustafa Kemal Paşa ile temasa geçmek üzere, Suriye’de Fransız Yüksek Komiserliği de yapmış olan George Picot’u görevlendirmişlerdi. 7 Aralık 1919′da Sivas’a gelen Picot, Mustafa Kemal Paşa ile yaptığı görüşmelerde “bölgedeki Fransız işgalinin sona erdirilmesi, aksi takdirde Türklerin bu toprakları geri almak için savaşa devam edeceği” şeklindeki Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerine karşılık, Fransa’nın Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını desteklediğini, Sivas’a hareketinden önce Ermeni kıtalarına yeni işgal olunan yerlerden çekilmelerini emrettiğini söylemiştir. Ayrıca Anadolu’da kendilerine sağlanacak olan ekonomik ayrıcalıklara karşılık olarak Maraş, Antep, Urfa ve Kilikya’nın boşaltılmasının ve İtilaf Devletlerinin de bu konuda Fransa’yı örnek alarak işgal ettikleri yerleri terk etmelerinin mümkün olabileceğini söylemiştir. Picot bu sözlerden sonra Mustafa Kemal’den bölgede Fransızlara karşı bir isyan çıkarılmamasını rica etmiş, Mustafa Kemal Paşa ise Fransızlarla Ermeniler olay çıkarmadığı takdirde Müslüman halkın saldırıya geçmeyeceğine dair güvence vermiştir. Picot-Mustafa Kemal görüşmesinden olumlu bir sonuç çıkmamış olmasına rağmen, bu olay, Fransızların Mustafa Kemal Paşa’nın gücünü tanımış olmaları bakımından önemlidir. Bir başka açıdan değerlendirildiğinde ise İstanbul Hükümeti’nden başka bir muhatap tanımayan İngilizleri bu görüşme oldukça rahatsız etmiştir. Bu görüşmeden çıkartılacak başka bir sonuç ise; Fransızların işgal ettikleri bölgelerdeki temel amaçları ekonomik ayrıcalıklar elde etmektir. Bu da ancak barış halinde sağlanabilecektir. Bu nedenle Picot sonrasında da çeşitli temsilcileri kanalıyla Mustafa Kemal Paşa ile anlaşma yolları aramışlardır. 1920 Şubatı’nda Amiral de Bon’un girişimleri, 23 Mayıs 1920′de Gouraud’nun çabaları sonucunda 29 Mayıs’tan itibaren 20 günlük ateşkes antlaşması imzalanmıştı. Buna göre, Antep, Siirt ve Pozantı bölgeleri boşaltılarak kamu güvenliği Türk jandarmasına bırakılacak, savaş esirleri ve diğer tutuklular takas edilecek, bölgede Fransız işadamlarına ve yönetimine ayrıcalık tanınacak, buna karşılık olarak da Fransızlar milli mücadele hareketini destekleyeceklerdi. Bu antlaşma, 8 Haziran 1920′de Fransızların Zonguldak Ereğlisi’ne asker çıkarmaları üzerine bozulmuşsa da, antlaşma sonucunda 11. Tümen’in Adana Cephesi’nden Batı Cephesi’ne kaydırılmış olması, bu cepheyi güçlendirmişti. 9–10 Ocak 1921 Birinci İnönü Savaşı sonrasında ise İtilaf Devletleri, Londra’da konferans masasına oturmak zorunda kalmışlardı. Özellikle Misak-ı Milli’yi kabul ettirmek amacıyla Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Londra’da görevlendirildi. Bekir Sami Bey, Fransız Başbakanı Briand ile 11 Mart 1921′de politik, askeri, ekonomik nitelikte ve Türkiye-Suriye sınırını belirleyen bir antlaşma imzalıyordu. Bekir Sami Bey’in kendi inisiyatifiyle imzalanan bu antlaşma Misak-ı Milli’ye aykırı oluşu nedeniyle Ankara tarafından onaylanmamıştır. Antlaşma onaylanmamış olsa da bu olay Ankara Hükümeti’nin İtilaf Devletleri tarafından dikkate alındığı bir konuma ulaştığını göstermektedir. Bu durum Moskova’yı harekete geçirerek 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması’nın imzalanmasına vesile olacaktır. Moskova Antlaşması Fransızları telaşlandırmış olup, Anadolu’da Bolşevik etkinliğinin artması ile tarihi çıkarlarının tehdit altına gireceği endişesi, Ankara ile bir an önce antlaşma yapmaya itmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Çukurova’da Fransızlarla Ermenilere karşı tüm gücünü seferber ederken, diğer taraftan Suriye’de Arap milliyetçiliğini destekleyerek daha önce Osmanlı yönetiminde çalışmış kişilerin yardımıyla bölgenin birçok yerinde milli teşkilatlar kurdurtmuştu. Bu teşkilatlar sayesinde Suriye içindeki demiryollarının kullanılmasını engelleyerek Fransızların Anadolu’ya silah sevkıyatı yapmalarının önüne geçilmişti. Öte yandan, 1921 yılında Fransa’da başbakanlığa getirilen liberal eğilimli Aristide Briand, Avrupa’da barışın egemen olmasını ve Türkiye ile hemen bir barışın yapılmasını istiyordu. Zaten 1920 yılından başlayarak Fransız kamuoyunda Milli Mücadele’nin lehine bir hava oluşmuştu. Bu havanın oluşmasında her iki ülke arasındaki entelektüel yakınlığın da önemli bir rol oynadığını belirtmeliyiz. Daha önce de ifade edildiği üzere, Osmanlı Devleti’nin kültürel yakınlığı sonucu, Türkiye’de eğitim görmüş Türk Aydınları, Mustafa Kemal Paşa da dâhil olmak üzere, yabancı dil olarak Fransızca biliyorlardı. Bunun sonucunda Türk aydınları ile pek çok Fransız aydın ve subayları arasında içten dostluklar kurulmuştu. Pierre Loti, Claude Farrere, Berthe George Goulis, Franklin Bouillon, Colonel Mougin bunlardan bazılarıdır.
Nitekim Pierre Loti, Çukurova’nın işgali karşısında “Çukurova Türk vatanının en ayrılmaz parçası, hatta kalbidir” diyerek, Türklerin ölüm fermanı niteliğindeki Sevr Antlaşması için de “… I. François ve Muhteşem Süleyman tarafından onaylanan ve İttifaklara sadık kalan dostlarımızın ölüm kararını imzalamaya hazırız… Oysa Türklerin Ülkelerinde sayı bakımından ezici bir üstünlüğü, din, dil, kültür birliği vardır…” diyerek ülkesinde Türkiye lehine kamuoyu oluşturmaya çalışmıştır. Sözünü ettiğimiz tüm bu siyasi, iktisadi ve entelektüel yakınlık sonucu, Fransız Başbakanı Briand, Fransız parlamentosunda dışişleri komisyonu başkanlığı görevini yürütmekte olan Franklin Bouillon’u Mustafa Kemal Paşa ile bir antlaşma yapmak üzere görevlendirmiştir. Deneyimli bir politikacı olan Bouillon, 9 Haziran 1921′de Ankara’ya gelerek Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek) ve Fevzi (Çakmak) Paşa’nın da hazır bulunduğu ve iki hafta süren toplantıda Mustafa Kemal Paşa ile görüşmelerde bulunmuştur. Oldukça tartışmalı geçen görüşmelerde Bouillon, bir emrivaki de olsa Sevr gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerektiğine değinerek, Londra’da Bekir Sami ile yapılan Antlaşmanın temel alınmasını istemiştir. Mustafa Kemal Paşa ise hareket noktalarının Misak-ı Milli olduğunu belirterek, “Sevr Antlaşması’nı kafasından çıkaramayan milletlerle güven ilkesine dayanan işlemlere girişemeyiz. Bizim açımızdan böyle bir antlaşma yoktur…” gibi sert bir açıklaması sonrasında Franklin Bouillon’a Misak-ı Milli metnini açıklamıştır. Özellikle kapitülasyonların kaldırılması ve tam bağımsızlık maddeleri, üzerinde en çok tartışılan konular olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın bu maddeler üzerinde taviz vermeyeceğini gören Bouillon, Londra’da yapılan Antlaşmanın Fransızlara nüfuz bölgeleri oluşturma hakkı tanıyan maddelerin Ankara tarafından kesinlikle kabul edilemeyeceğini Paris’e bildiriyordu. Bu sıralarda Ankara Hükümeti lehine önemli gelişmeler yaşandı. Fransızlar, Türk birlikleri karşısında Zonguldak’ı, Yunanlılar Adapazarı’nı, 4 Temmuz 1921′de de İtalyanlar Antalya’yı terk etmek zorunda kaldılar. Yunan ordusunun Ankara üzerine ilerlemesi, -sonucunu merakla bekledikleri- Sakarya Savaşı’nda da Türk Ordusu’nun zafer kazanması üzerine Fransa, Ankara Hükümeti’nin askeri ve siyasi gücünü görerek, Franklin Bouillon’a Kilikya’nın Fransız kuvvetleri tarafından boşaltılabileceği bildirilerek, Ankara hükümetinin şartlarını kabul etmesi yolunda talimat verilmiştir. 20 Ekim 1921′de Yusuf Kemal (Tengirşek) ile Franklin Bouillon arasında gerçekleştirilen Ankara İtilafnamesi ile siyasi, askeri ve diğer bazı konularda taviz verilmeksizin Güney bölgeleri işgalden kurtarılırken, Ermenilerin Çukurova üzerindeki hayalleri de son buluyordu. Böylece Misak-ı Milli, İtilaf Devletlerinden biri tarafından fiilen tanınırken, İngiltere-Fransa arasında zaten var olan anlaşmazlıklar daha da büyüyordu. İtilafname İngiltere’de dehşet ve şaşkınlıkla karşılanacak, İstanbul’daki İngiliz temsilcisi Sir Horace Rumbold ise, Lord Curzon’a bu konuda bilgi verirken, Fransa’nın Antlaşmayı imzalamasını “Şerefsiz bir hareket” olarak niteleyecek kadar ileri gidiyordu. Türkler yönünden antlaşmanın başka bir önemi de Güney Anadolu Cephesi’nin tasfiyesi ile bu cephelerdeki askerler ile savaş araçlarının, Fransızlardan satın alınanlarla birlikte, Batı Cephesi’nde kullanılmasıdır. Bütün bunlar İtilaf Devletleri tarafından hazırlanmış olan Sevr Antlaşması’nın artık uygulanma şansının kalmadığının açık bir kanıtıdır. Antlaşma uluslararası boyutu ile ele alındığında, Doğu’da sömürge yönetimi altında yaşayan halklara, Türklerin bu zor şartlar altında kazandığı zaferle, yenilmez olarak gördükleri Avrupa devletlerine karşı, bağımsızlık adına bir ümit kaynağı olmuştur. Antlaşma Fransa’da da sevinçle karşılanmış, özellikle bu bölgede bulundurmak zorunda kaldıkları 60–70 bin askerin mali yükünden kurtulmuşlardı. Bu Fransızlar açısından yılda beş yüz milyon Frank tutarında bir harcamadan kurtulmak anlamı taşıyordu. Antlaşma, siyasi açıdan da Fransa’ya önemli kazançlar sağlamıştır. Yapılan bu antlaşma özellikle İslam dünyasında Mısır ve Hindistan’da sevinçle karşılanmış, bunun sonucunda bu ülkeler de Fransa ile ilişkilerini güçlendirmişlerdir. Yine bu antlaşma ile yardım konusunda tek alternatif durumunda olan Moskova’nın yanına bir de Paris’in eklenmesi Ankara hükümeti için siyasi bir zafer olarak değerlendirilmiştir. Ankara Antlaşması’nın Türkiye açısından tek olumsuz yönü, Hatay’ın Misak-ı Milli sınırları dışında tutulmasıdır. Ancak antlaşmaya konulan “İskenderun Bölgesi (Hatay) için özel bir yönetim kurulacaktır. Bu mıntıkanın Türk ırkından olan halkının kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylık sağlanacaktır. Türkçe resmi dil olacaktır.” maddesi çerçevesinde -Suriye üzerinden Manda rejiminin kaldırılması ve bu ülkeye bağımsızlık verilmesi için Fransa ile Suriye arasında 9 Eylül 1936′da bir antlaşma yapılmış ve Türkiye yukarıda sözü edilen hükümlere dayanarak- harekete geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın 1923 yılında Adana’ya yaptığı gezide kendisini siyah bayrakla karşılayan Hataylılara “Kırk asırlık Türk Yurdu yabancı eline bırakılamaz” diyerek verdiği sözü, Avrupa’nın içinde bulunduğu karışıklıktan faydalanarak, büyük bir politik mücadele sonrasında bağımsızlığına kavuşturarak tutmuştur. ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI Türkiye, Milli Mücadele döneminde Atatürk’ün önderliğinde ilgili kişi ve kuruluşların da katkılarıyla oluşturulan son derece başarılı bir dış politika izledi. Bu politikanın Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntılarından modern Türkiye’nin yaratılmasında büyük rolü oldu. Türkiye savaştan sonra bu başarılı dış politikasını sürdürmeye devam etti. İkinci Dünya Savaşı (1939–1945) öncesindeki soğuk savaş döneminde her iki blokta yer alan devletlerle kurduğu iyi ilişkileri korumayı başardı. Diğer ülkelerin kendisiyle ittifak yapmaya çalıştıkları bir ülke oldu. Türkiye’nin bu dönemde kazandığı başarılar, ustaca kullanıldığı takdirde dış politika ve diplomasinin ne kadar etkili bir araç olduğunu açıkça gösterdi. Türkiye’nin Atatürk dönemindeki dış politikası, devreleri ve genel hatları itibariyle şöyleydi: 1919–1920 dönemi Türkiye’nin politik bir yalnızlığın içinde bulunduğu bir dönemdi. Bilindiği gibi İtilaf devletleri Anadolu’nun direnişini kırmak için İstanbul Hükümeti’ni ve Yunan askeri gücünü kullanmışlardı. Atatürk buna karşı gerekli hazırlıkları yapar ve tedbirleri alırken, bir taraftan Sovyet Rusya ile diyaloga girmiş, diğer taraftan da İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıklarını değerlendirmişti. 1920–1922 döneminde Türkiye askeri başarılarına paralel olarak, dış politikasında da başarılı sonuçlar elde etti. Sovyet Rusya ve Afganistan’la imzaladığı antlaşmalar büyük ölçüde yalnızlıktan kurtulmasını sağladı. Fransa’yla yaptığı antlaşmayla müttefik cephesini parçaladı. 1922–1923 döneminde askeri mücadelenin yerini siyaset ve diplomasi mücadelesi aldı. Özellikle Lozan görüşmeleri ve barış antlaşması gündemin esas maddesini oluşturdu. Türkiye, Milli Mücadele sonrasının 1923–1930 döneminde esas olarak Lozan’dan kalan bazı pürüzlerin çözümüyle uğraştı. 1930–1935 döneminde batı ülkeleriyle olan sorunlarını büyük ölçüde çözmüş bulunuyordu. 1932′de Milletler Cemiyeti’ne üye olması bir taraftan uluslararası işbirliğine verdiği önemi göstermiş, diğer taraftan Fransa ve İngiltere’nin etkili olduğu bir kuruluşa katılması batıya yaklaşmasının dolaylı bir işareti olmuştu. 1934 yılında Yunanistan’la birlikte Balkan Antantı’nın kuruluşuna öncülük etti. Türkiye 1935–1938 döneminde Avrupa’daki bloklaşma çabaları karşısında çok yönlü bir politika izledi. Bu politika Türkiye’yi yanına almak isteyen ülkeler arasında bir rekabet ortamı yarattı. Bu durum Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin fazla güçlük çekilmeden yapılmasını sağladı. Türkiye Balkan Antantı’ndan sonra 1937 yılında Sadabat Paktı’na katıldı. Atatürk Dönemi Türk Dış Politikasının Temel ilkeleri ve Hedefleri Atatürk dönemi Türk dış politikasının temel ilkelerinden biri her şeyden önce gerçekçi bir temel üzerine kurulmuş olmasıydı. Gerçekçilik daha başlangıçtan itibaren temel ilke olarak benimsenmişti. Nitekim Türkiye’nin imkânlarıyla hedeflerini en iyi şekilde bağdaştıran Misak-ı Milli bunun en anlamlı göstergesiydi. Mevcut sorunların tümüne birden el atmayıp, bir sıralamaya tabi tutarak öncelik çerçevesinde çözüme kavuşturmak bir yöntem olarak benimsenmişti. Yine sorunların çözümünde karşılıklı diyalog ve doğrudan doğruya görüşmeler en etkin yol olarak görülmüştü. Düşmanlıkta aşırılıktan kaçınmak, dostluklara gereğinden fazla bel bağlamamak ve rejim farkı gözetmeden diğer devletlerle iyi ilişkiler kurmak benimsenmiş prensiplerdi. Geçmişten ders alarak o günü ve geleceği kavramak dış politikanın ana yöntemlerindendi. Atatürk, tarih bilgisinin diplomasideki önemini bilen, bu alanda çok okuyan ve gerekli dersleri çıkaran bir önderdi. 27 Eylül 1932′de Dolmabahçe Sarayı’nda ABD Genel Kurmay Başkanı General Mac Arthur’la yaptığı bir buçuk saatlik görüşmede II. Dünya Savaşı’nın 1940–1946 arasında başlayacağını, İtalya’nın başarılı olamayacağını, Almanya’nın yine ABD’nin müdahalesiyle yenileceğini, savaştan asıl kazançlı çıkacak olan ülkenin Sovyet Rusya olacağını söylemişti. Dış Politikada tutarlı ve güvenilir olmak temel ilkelerdendi. Türkiye, Milli Mücadele boyunca Misak-ı Milli hedeflerinin ötesinde bir amacının olmadığını her türlü tutum ve davranışıyla ortaya koymuş, böylece güvenilirliğini diğer devletlere kabul ettirmişti. Büyük küçük tüm komşularının, diğer devletlerin bağımsızlıklarına ve toprak bütünlüklerine içtenlikle saygılı olmayı bir dış politika kuralı haline getirmişti. Türkiye’nin her şeyden önce güçlü olması ve kendi gücüne dayanması, gerektiğinde ittifaklara girmesi geçmişin yanlışlarına düşmemenin bir gereğiydi. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünde kendi gücüne dayanmaktan uzaklaşmasının önemli rolü olmuştu. Aktif, ancak maceracılıktan uzak politika izlenmiş, bütün politikalar milliyetçilik temeli üzerine kurulduğu halde İtalya ve Almanya örneklerindeki ırkçılığa karşı çıkılmıştı. Emperyalist politika izleyen büyük devletlere kesinlikle alet olmamak vazgeçilmez bir prensipti. Yine mazlum milletlerin sorunlarıyla ilgilenmek, onlara örnek olmak dış politikanın bilinçli olarak sürdürülen temel bir ilkesiydi. 1934 yılında aralarında sınır anlaşmazlığı bulunan İran-Irak, İran-Afganistan Türkiye’den hakemlik yapmasını istemişler ve Türkiye de bu görevi yerine getirmişti. Atatürk dönemi Türk dış politikasının temel hedeflerinin başında yeni Türk devletinin milli bir nitelik kazanması geliyordu. Atatürk’ün henüz İstanbul’dan ayrılmadan önce verdiği milli bir devlet kurma kararı, resmen ilk defa Misak-ı Milli ile ilan edilmişti. Dış politikanın temel hedeflerinden biri de “tam bağımsızlıktı”. Çünkü Osmanlı Devleti son yüzyıllarında yabancılara tanınan ayrıcalıklar ve dış müdahalelerden büyük zararlar görmüştü. Bu nedenle her türlü yabancı ayrıcalık ve müdahalelerden, tüm kısıtlamalardan uzak bir Türkiye’nin kurulması amaçlanmıştı. Dış politikanın temel hedeflerinden biri de barışın korunmasıydı. Dolayısıyla insanlığa acı ve felaket getirmekten başka sonuç vermeyen savaşları önlemek, dünya barışını sağlamak için çalışan devletlerle eşit hak ve şartlarda ortak hareket etmek benimsenmiş esaslardandı. Türkiye 1923 yılından bu yana önemli bir savaş görmemiş ender devletlerden biri olarak bu konuda çok başarılı oldu. Bu başarı ülkenin hayati çıkarları tehlikeye atılmadan, bu konuda herhangi bir ödün verilmeden sağlandı. Bu sonuç Türkiye’nin “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesine ve hukuka bağlı kalma anlayışının bir ürünüydü. Atatürk’ün de TBMM de bizzat ifade ettiği gibi dış politikada izlenen dürüst ve açık siyasetimiz özellikle barış fikrine dayanmıştı. Dış politikanın bir hedefi de Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş bir devlet haline getirmekti. Osmanlı Devleti de son iki yüzyılında kendisini kurtarabilmek için tek çare olarak çağdaşlaşmayı görmüş ve ona yönelmişti. Bunda başarılı olamamakla birlikte bu konuda önemli bir mesafe alınmıştı. Batı dünyası son yüzyıllarda uygarlığın merkezi haline gelmiş, insan onuruna yaraşan bir siyasal düzen kurmuştu. O halde çağdaşlaşma mücadelesini geçmişin yanlışlarından arındırarak sürdürmek gerekiyordu. Türk dış politikası Lozan’dan sonra da uzun süre batılı devletlerle mücadele etmek zorunda kaldı. Bununla beraber Türkiye her türlü duygusallıktan uzak akılcı ve gerçekçi tutumuyla batıya yöneldi ve bunu çağdaşlaşmanın bir gereği saydı. Atatürk’ün milli dış siyasetinin unsurları şöyle sıralanabilir: - Her şeyden önce milli gücümüze dayanmak. - Milli sınırlarımız içinde kalmak. - Gerçekleştiremeyeceğimiz emeller peşinde koşmamak. - Milletlerarası ilişkilerde eşitliğe dayanan ittifaklar kurmak. - Dış politikayı yürütürken iç teşkilata dayanmak. - Diğer devletlerin yönetim sistemlerinden etkilenmemek. - Dış politikada bilim ve teknolojiyi yol gösterici olarak kullanmak. Hayalci ve maceracı davranışlardan çile çeken Türk Milletinin ızdıraplarını çok iyi kavrayan Atatürk, gerçekçi bir dış politika uygulamanın, millet yararına olduğu inancında idi. “Efendiler, büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Efendiler: Büyük ve hayali şeyler yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislamizm yapmadık. Belki (yapıyoruz, yapacağız) dedik. Düşmanlar da yaptırmamak için bir an evvel öldürelim dediler. Panturanizm yapmadık (yaparız, yapıyoruz dedik, yapacağız dedik) ve yine (öldürelim) dediler. Bütün dava bundan ibarettir. Efendiler, bütün cihana havf (korku) ve telaş veren mefhum bundan ibarettir. Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın adedini ve üzerimize olan tazyikatı tezyid etmekten (arttırmaktan) ise haddi tabiiye, hadd-i meşrua rücu edelim. Haddimizi bilelim. Binaenaleyh Efendiler, biz hayat ve istiklal isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzal (esirgemeden bol harcama) ederiz.” Türk milli siyasetinin başarısı milli menfaatle insanlık menfaatini, milli olanla milletlerarası olanı en iyi şekilde bir arada bağdaştırmasındadır. Atatürk, millet menfaati ile insanlık duygusunu Türkiye’de bütün insanlığın vicdanına hitap ederek formülleştiren insandır. Atatürk böylece, milletle insanlık arasında bir saadet köprüsü kurmuştur. Atatürk, yeni Türk Devletini kurarken, milli hudutlar dâhilinde hür ve müstakil yaşamayı bir temel prensip olarak kabul etmiştir. Atatürk’e göre dış siyasette amaç şudur: “Devletler topluluğunda şerefli, haysiyetli, namuslu bir mevki sahibi olmak ve mutlaka istiklaline riayet ettirmek; Devlet için istiklal kelimesinin muadili hayattır. İstiklali olmayan bir devlet, gerçek manada bir devlet değildir.” Bu açık düşünce yeni kurulan Devletin dış politikasına temel taşı olmuş ve Lozan barışı Türk bağımsızlığını tanıtan bir zafer belgesi olmuştur. ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK-FRANSIZ İLİŞKİLERİ Lozan’da çözülemeyen Osmanlı borçları, Türkiye-Suriye sınırının tespiti, misyoner okulları ve Adana-Mersin demiryollarının satın alınması sorunları, Türkiye ile Fransa arasında önemli uyuşmazlık konuları idi. Fransa ile Lozan’dan arta kalan esas mesele Osmanlı borçları meselesi idi. Fakat ilişkilerin bozulmasını etkileyen sebepler biraz daha farklıdır. 20 Ekim 1921′de Fransa ile Türkiye arasında Türkiye-Suriye sınırının tespitini de ilgilendiren Ankara İtilafnamesi imzalanmıştı. Sınır tespit komisyonunun bir ay sonra kurulması gerekirken bu ancak 1925 Eylül’ünde mümkün olabildi ve sınırın çizilmesinde de anlaşmazlıklar ortaya çıktı. Bir kısım topraklar üzerinde taraflar karşılıklı iddialar ortaya attılar. Bunun üzerine Türk ve Fransız Hükümetleri doğrudan doğruya diplomatik münasebetlere girişerek, 18 Şubat 1926 Antlaşması ile bu meseleyi sona erdirdiler. Antlaşma bu tarihte parafe edilmekle beraber Fransa, Musul Antlaşmazlığının çözümlenmesine kadar imzadan kaçındı. 30 Mayıs 1926′da yani Musul Antlaşması’nın imzalanmasından 6 gün önce “Dostluk ve İyi Komşuluk” sözleşmesi imzalandı. Buna göre taraflar aralarındaki Antlaşmazlıkları barışçı yollarla çözümleyecekler ve birine yöneltilen silahlı saldırıda diğeri tarafsız kalacaktı. Diğer bir mesele de Türkiye’deki Fransız misyoner okulları meselesi oldu. Türk hükümeti bir yönetmelik hazırlayarak, yabancı okullarda Tarih ve Coğrafya gibi derslerin Türkçe olarak ve Türk öğretmenleri tarafından okutulması esasını kabul etti. Bu okullar buna yanaşmak istemediler. Bunun üzerine Fransa ve Papalık işe müdahale etmek istediler. Türk hükümeti ise, sadece bu okulları kendisine muhatap olarak aldığını belirtti. Fransa daha ileri gidemedi fakat bu olay Türk-Fransız ilişkilerini zayıflattı. Borçlar Meselesi ise daha şiddetli çekişmeye sebep olmuştur. Bilindiği gibi Fransa, Osmanlı Devleti’nden en çok alacaklı olan devletti. Lozan’da bu mesele ele alınmış, devlet tahvilleri ile ilgili olan borçların ödenmesinde borç tahvillerinin sahipleri ile Türkiye’nin görüşmesi kararlaştırılmıştı. Çoğunluğunu Fransızların teşkil ettikleri bu alacaklılarla yapılan müzakereler ancak 13 Haziran 1928′de sonuçlandı. Ödenecek borcun miktarı ve ödeme şekli bir formüle bağlandı. Ancak, 1929 dünya ekonomik buhranı Türkiye’yi de güç duruma soktu ve ödeme güçlükleri ortaya çıktı. Türkiye Hoover moratoryumuna (borç erteleme) dayanarak borç ödemeyi geciktirmek istedi. Alacaklıların itirazı üzerine yapılan görüşmeler sonunda, 22 Nisan 1933′te Paris’te yeni bir Antlaşma imzalandı ve borçlar meselesi de böylece hal yoluna girdi. Düyun-u Umumiye’nin (Borçlar İdaresi) tarihe karışmasından sonra (1928) Fransa ile bir başka mesele daha patlak verdi. Bu da Adana-Mersin demiryolunun satın alınması meselesi idi. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı döneminden kalan kapitülasyonların tamamını kaldırmaya kararlıydı. Türkiye’deki Fransız işletmelerinin millileştirilmesine başlangıçta karşı çıkan Fransız hükümeti, Türkiye’nin ısrarı karşısında direnemedi ve 1929′da yapılan bir Antlaşma ile durumu kabullenmek zorunda kaldı. Bu Antlaşmaların ortaya çıkmasında, Fransa’nın düzelen Türk-İngiliz münasebetlerini göz önüne aldığını söyleyebiliriz. Nitekim Hatay meselesinde de böyle olmuştur. Türkiye 1936’da Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni gerçekleştirdikten hemen sonra Hatay sorununu ele aldı. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı sırada halkının çoğunluğu Türk olan İskenderun ve Antakya Türk kuvvetlerinin elinde bulunmakta, dolayısıyla da Misak-ı Milli kapsamında yer almaktaydı. Bununla beraber Türkiye, Sancak (İskenderun Sancağı) adıyla anılan bu bölgeyi o günün şartları gereği Ankara Antlaşmasıyla Fransa’ya bırakmıştı. Ancak bu geçici fedakârlığını, bölgenin Türk kimliğinin kabul edilmesi ve korunması şartına dayandırmıştı. Ankara Antlaşması’yla bu bölge için özel bir yönetim rejiminin kurulması, Türk halkının kültürünün gelişmesi için her türlü kolaylıktan yararlanması, Türkçenin resmi nitelik taşıması kabul edilmişti. Atatürk bu çözümün kalıcı olamayacağını daha 1923 yılındaki Adana gezisi sırasında “…Kırk asırlık Türk Yurdu düşman elinde esir kalamaz…” sözleriyle ifade etmişti. Üstelik Hatay Sorunu Birinci Dünya savaşı sonlarında bu bölgedeki sınırı kendi elleriyle çizmiş olan Atatürk için özel bir önem taşıyordu. Fransa 1936 yılı içinde Suriye ve Lübnan üzerindeki mandasını kaldırmış, İskenderun da dâhil olmak üzere bölgedeki bütün yetkilerini Suriye’ye devretmişti. Türkiye bunu kabul etmemiş, Fransa’ya verdiği bir notayla Suriye’ye olduğu gibi İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini istemişti. Fransa, Türkiye’nin bu isteğini reddetmiş, ancak Türkiye’nin ısrarlı tutumu karşısında sorunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini önermişti. Türkiye bu öneriyi kabul etmiş, fakat bu sırada gerek Türk kamuoyunun, gerekse bölge halkının heyecanı yükselmiş ve İskenderun’da halk polisle çatışmaya girmişti. Bu durum da Türkiye-Fransa ilişkilerinin gerginleşmesine neden olmuştu. Bununla beraber İngiltere’nin arabuluculuğunda sürdürülen Türkiye-Fransa görüşmelerinde bir anlaşmaya varılmış, bunun üzerine Milletler Cemiyeti 1937 yılı başlarında Sancak için yeni bir statü belirlemişti. Buna göre, İskenderun Sancağı içişlerinde tamamen bağımsız, dışişlerinde Suriye’ye bağlı olacaktı. Toprak bütünlüğü ise Fransa ve Türkiye’nin garantisinde bulunacaktı. Ancak bundan sonra Hatay adını alan sancağın yeni statüsünün uygulanmasında bölgedeki Fransız görevlilerin engellemeleri ile karşılaşıldı. Bunun üzerine Türkiye-Fransa ilişkileri yeniden gerginleşmiş, Türkiye Hatay sınırına 30.000 kişilik bir kuvvet sevk etmişti. Gerek bu durum, gerekse Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesi ve Avrupa’daki uluslararası ilişkilerin gerginleşmesi Fransa’yı Türkiye karşısında daha yumuşak bir politika izlemeye zorladı. Fransa’nın 6 Haziran 1938′de Hatay’daki valisini geri çekerek yerine bir Türk vali ataması mevcut gerginliğin azalmasını sağladı. Avrupa’da savaş tehlikesinin artmış olması Fransa’yı Boğazlara hâkim olan Türkiye’nin isteklerine daha da yaklaştırmıştı. 3 Temmuz 1938′de imzalanan bir antlaşmayla Hatay’ın toprak bütünlüğünün ve siyasi statüsünün iki ülke tarafından korunması ve bunun için de tarafların 2500′er kişilik askeri kuvvet göndermeleri kararlaştırıldı. Türk askeri 5 Temmuz’da Hatay’a girdi. Bu tarihten bir gün önce de Türkiye ile Fransa arasında bir dostluk antlaşması imzalanmıştı. Bundan sonra iki devletin gözetimi altında Hatay Meclisi için yapılan seçimlerde Türkler 40 üyeliğin 22′sini kazandı. İlk toplantısını 2 Eylül 1938′de yapan Meclis, bağımsız sancağa Hatay Cumhuriyeti adını verdi. Cumhurbaşkanlığına Tayfur Sökmen, Başbakanlığa Abdurrahman Melek seçildiler. Hatay Cumhuriyeti bundan sonra Türkiye ile sıkı bir işbirliğine yöneldi. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını ve parasını kabul ederek aradaki gümrüğü kaldırdı. Daha sonra da 23 Haziran 1939′da Anavatan’a katılma kararı aldı. Aynı gün Türkiye ve Fransa arasında Ankara’da Suriye sınırını kesin olarak saptayan bir antlaşma imzalandı ve Fransa Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını kabul etti. TBMM 7 Temmuz 1939′da Hatay Vilayeti’nin kurulmasına dair kanunu kabul etti. 23 Temmuz 1939′da yapılan bir törenle Hatay Türkiye’ye katıldı. Böylece Hatay Sorunu üç yıl süren zorlu bir diplomasi mücadelesinin sonunda kesin bir çözüme kavuşturuldu. Bu sonuçta en çok emeği geçen kişi kuşkusuz Atatürk’tü. Hastalığının baş gösterdiği, doktorların kendisine tam bir istirahat tavsiye ettiği, sadece odasında ve ev içinde gezmesine izin verdikleri bir dönem, Hatay görüşmelerinin en nazik anına rastlamıştı. Fransa bu durumdan yararlanmak isteyerek Atatürk’e inme indiğini, ümitsiz bir halde yatağa düştüğünü yaymaya başlamıştı. Atatürk bu oyunu bozmak için bütün ısrarlara rağmen güney illerine çok yorucu ve sağlığı için çok tehlikeli bir gezi yaptı. Onun bu tutumu düşmanın oyununu bozmuş, ancak kendisinin de iyileşme şansı kalmamıştı. Hastalığının iyice ağırlaştığı günlerinde bile başbakanına “Bugün Hatay’dan ne haber var, yeni raporlar aldınız mı?” sorularını sormaya devam etmişti. SONUÇ Türkiye ile Fransa arasında yaratılan barış ortamı, uzun savaşların Fransız ekonomisine getirdiği ağır yükü ortadan kaldırıyordu. Fransa, Ankara Hükümeti ile uzlaşarak bir yandan bölgedeki ekonomik çıkarlarını, diğer yandan XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren verdiği borçların ve yaptığı yatırımların geleceğini belli bir süre için de olsa korumuş oluyordu. Gerçekleştirilen barış ortamının ekonomik açıdan Fransa’ya kazandırdığı en büyük avantaj ise, ekonomisinin ihtiyaç duyduğu hammaddeyi bölgede sağladığı barıştan elde ettiği çıkarlarla sağlarken, aynı zamanda başlatacağı kalkınma hamlelerinin gerçekleşmesi için gerekli sanayi ürünlerine şiddetle ihtiyaç duyacak olan geniş bir pazarı da elde etmesiydi. Aslında tüm bu dostluk ilişkilerine ve yeni başlayan döneme karşın sorunlar bütünüyle ortadan kalkmamıştı. Kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiyye borçlarını yakından ilgilendiren sorunlar Lozan’da toplanan uluslararası konferansta büyük tartışmaları beraberinde getirdi. Ankara Anlaşması’nın getirdiği çözümler Lozan’da aynen kabul edilerek, Lozan sonrasına kalan Hatay sorunu ise politik yollardan çözümlenmeye çalışılmış, ancak çözüm Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bir yıl sonra gerçekleşmiştir. Kısacası, ister savaş isterse barış ortamının oluşmasında olsun, batılı ülkeler ekonomik çıkarlarını hep ön planda tutmuşlar ve bu çıkar çatışmaları gelişmelerin belirleyicisi olmuştur. Atatürk’ün Türkiye’si anılan gelişmeler ve kurulan paktlar ile Milletler Cemiyeti’nin benimsediği ilkelere uygun hareket ederek, Asya ile Avrupa arasında barışı koruma yönünde kararlı bir ülke idi. Türkiye bulunduğu coğrafyada hem Asyalı hem de Avrupalı tek güç olarak barışçı ve gerçekçi politikaları ile hiçbir ideolojik endişe taşımadan, kendini bağlayıcı ve kısıtlayıcı bir dış politika yerine, uluslararası koşulların değişen konumuna bağlı olarak hareket etmiş ve bunu yaparken de hiçbir gücü, zamana ve şartlara bağlı olarak diğerine karşı kullanmamıştır. Dayanağı hayaller değil gerçekler ve gerçek dostluk olmuştur. Şüphesiz bu tür değerlendirmelerde Mustafa Kemal Atatürk’e yer vermeyen ve onu anmayan yazıya rastlamak mümkün değildir. Onun sayesinde Türkiye’nin iktisadi ve askeri açıdan kendine yeter hale geldiği, yeni Türkiye’nin gelişmiş ve modern bir ülke olduğu sıkça dile getirilmiştir.
KAYNAKLAR - Yrd. Doç. Dr. Bige YAVUZ, Kurtuluş Savaşı Döneminde Türk-Fransız İlişkileri (Fransız Arşiv Belgeleri Açısından 1919–1922), TTK Yay. Ankara, 1994, sf. 1–20/167–170 - Ali İhsan GENCER-Sabahattin ÖZEL, Türk İnkılâp Tarihi, DER Yay. İstanbul, 2001, sf. 270–286 “Türk Dış Politikası” - Hamza EROĞLU, Türk İnkılâp Tarihi, Savaş Yay. Ankara, 1990, sf. 310–331 “Dış Politika” - Çağdaş Türkiye Tarihi-Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi, Mersin Ünv. Yay. 2002, sf. 239–248 “Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası” - Türkiye Tarihi, Cilt 4, Çağdaş Türkiye (1908–1980), Cem Yay. İstanbul, 2000, sf. 193–211 “Siyasal Tarih (1923–1950)/Dönemin Dış Politikası, Cemil KOÇAK” - TÜRKLER Ansiklopedisi, Cilt 16, Yeni Türkiye Yay. Ankara, 2002 *Doç. Dr. Adil DAĞISTAN, Milli Mücadelede Türk-Fransız İlişkileri (1918–1921), sf. 272–277 *Doç. Dr. Mustafa YILMAZ, Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası, sf. 579–596
Bu yazı 4293 defa okunmuştur
Bu yazı
Pazartesi, 05 Nisan 2010, 11:51 tarihinde
TÜRK TARİHİ kategorisi altında yayımlandı.
Bu yazıya yapılacak yorumlardan haberdar olmak için RSS 2.0 beslemesini kullanabilirsiniz.
Yorum yapabilirsiniz, veya kendi sitenizden geri izleme yapabilirsiniz.
|
|


YORUM YAZ
Favorilerinize ekleyin!






